Sayfalar

17 Temmuz 2012 Salı


Edebi Kıssadan

GENÇLİĞE YUSUF TERBİYESİ

Yüce Allah (cc), kitabımız Kur’an’ı Kerim’i insanlığa bir hidayet kaynağı olarak vahyetmiştir. Hidayet, Türkçemizde “kurtuluşa ermek” yani hak olanı, doğru yolu bulmak demektir.
Kur’an’ı elimize alıp okumaya başladığımızda hemen ilk sure olan Fatiha’da bu kavramla yüz yüze geliriz. Zaten her Müslüman, hergün namazlarında okuduğu bu sure ile “hidayet” sözünü çok defa talep ve zikretmiş olur. Fatiha ile hidayeti isteyerek Kur’an’ın engin ufuklarında “hak yolun” yolculuğuna başlarız. Bu sebeple müminlerin hayatında en büyük mürşit Kur’an-ı Kerim olur…
İşte bu hidayet yolu ve öğretisi, Kur’an’ın girişinden itibaren her bağlamda ve her kıssada, insanlığa temel amaç olarak işlenmeye devam eder. Bu kıssalardan biri de Hz. Yusuf’un (as) hayatını konu edinen; Kur’an’ın en duygulu ve en belâgatlı anlatımını içeren kıssadır. Hz. Yusuf kıssası, birey ve toplumun psiko-sosyal davranışlarının birçok yönünü ele alır. Özellikle gençliğin ve ergenliğin getirdiği sorunlarla beraber, duygusal yapılanmada gerekli olanın ipuçlarını akla ve kalbe nakış nakış işler. Doğru yolun işaretlerini harikulade bir anlatımla ortaya koyar… 
Kıssanın içeriğini kapsamlı olarak ele almak sayfalarımıza sığmayacağı için, detaylarını Kur’an’dan okumak kaydıyla burada kıssayı okumaya girişe bir ön hazırlık yapılmıştır. Aşağıda kıssadan alınması gereken dersler sıralanacaktır. Bundan maksat, kıssayı okurken ayetlerle örtüşen bu çıkarımları/başlıkları kıssa içerinde bulmaya çalışarak; sıradan bir okumanın ötesinde, kıssayı daha eğitici ve kalıcı bir anlamaya ve öğrenmeye taşımak…
Hz. Yusuf, Hz. İbrahim ‘in bir diğer oğlu Hz. İshak’tan gelen Hz. Yakub Peygamber’in oğludur. Muhtemelen diğerleri kendisinden büyük 12 kardeştirler. Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim’in ateşten kurtarıldıktan sonra, bir nimet olarak soyundan gelecek peygamberleri de şöyle bildirilir;
Enbiya Suresi: “72- Ona İshak’ı armağan ettik, üstüne de Yakub’u verdik. Her birini salihler kıldık. 73- Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdendi.”
Hz. Yakub’un bir adı da Allah’a yönelen anlamında İsrail’dir. Yani Yahudiler olarak bildiğimiz İsrailoğullarının atasıdır Hz. Yakub. Bu kıssada Kur’an’da geçen isim olarak İsrail oğullarından yalnızca Hz. Yusuf zikredilir; diğerlerinin adı verilmez ve kardeşler diye bildirilir. Hz. Yakub ve ailesinin, bugün Şeria Nehri-Antik Filistin bölgesi olarak bilinen eski Kenan Ülkesi denen yerde yaşamış olmaları güçlü ihtimaldir…
Kur’an kıssalarının diğer bir özelliği de sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’den (as) önceki peygamberleri tasdik etmek ve onların ibret sahnelerini insanlığa doğru bir şekilde bildirmektir. Çünkü Peygamberimizin risaletine gelinceye kadar Yahudi ve Hıristiyan din âlimleri; geçmişi, yani dinler tarihini kendilerine göre yorumlamışlardır. Bu yorumlar birçok iftira ve yanlışları içerir.
Hz. Yusuf kıssasının kapsamı, ibret tablolarıyla doludur. Bunlar, insan duygu ve davranışlarını olumlu bir şekilde biçimlendirir. Dinimiz İslam’ın üzerine temellendiği insanlığın evrensel kabul ilkelerinden; “merhamet, adalet ve doğruluk” olan fıtri, vicdani duyguların diriltilmesini ve insan davranışlarına yerleşmesini ister. Bu vicdanı; aceleciliğe ve yanılgıya her zaman açık olan insan aklını, kontrol altında tutması için yönlendirir.
Kısaca, “Hz. Yusuf Kıssası” Yüce Rabbimizin gençliğe; onu terbiye edecek/eğitecek dersleri içeren hususi ve edebi bir armağanıdır. Kur’an-ı Kerim’in 12. suresinde yer alır ve şöyle bir başlangıç yapar;
 Yusuf Suresi: “3- Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki daha önce sen bunlardan habersizdin. 4-Bir zamanlar Yusuf babasına demişti ki, Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm. 5- (Babası) Demişti ki; ‘Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır’... 7- Andolsun ki, Yusuf ve kardeşleri kıssasında soranlara ibret olacak ayetler (dersler) vardır.”
Küçük Yusuf’un gördüğü rüya, ona bir risalet müjdesi vermekteydi. (Hz. İbrahim’den) Büyük dedelerinden gelen bu risalet/önderlik nimeti, diğer on bir büyük kardeşi de bu hususta bir beklentiye götürmüş olmalıydı.  Beklentilerin aksine peygamberliğin, anne ayrı olan Yusuf’ta tezahür etmesi diğer büyük kardeşleri, Yusuf’a karşı kıskançlığa ve bir düşmanlığa götüreceği aşikârdı. Bu beklentinin boşa çıkması onları, kendi aralarında Yusuf’u yok etme kararına götüren ihtiraslı bir öfkeye düşürmüştü. Bu arada Hz. Yakub’un risalet feraseti, Yusuf’u onlardan koruması gerektiğini hissettirmiş oldu. Bu durum Hz. Yakub’u Yusuf’a karşı gayri ihtiyari, sevgi ve ilgide açıkça, belirgin bir hassasiyete ve ihtimama götürmüş olmalı ki; büyük kardeşler ondaki kıymeti sezerek Yusuf’u yok etmeyi amaçlayan o sinsi planı yapmakta gecikmediler.
Nihayetinde, büyük kardeşler kendi organizeleri içinde, Yusuf ve diğer küçük kardeşine karşı bir söz ve güç ittifakına/işbirliğine giderek, babalarına bu rekabetin kıskançlığını ve düşmanlığını içeren planı açıkça bildirdiler… 
Yusuf’un kendileriyle birlikte kırda gezinti ve eğlenmeye gönderilmesini istediler. Babalarına açıkça yalan üzerine yemin edip emaneti korumaya söz(!) verdiler…
Sonuç, Kur’an’ın anlattığı akıbete varır. Bu akıbet; sabredenlerin türlü çilelere direnişinin zaferi olmuştur!
Bu kıssayı bütünüyle okuyup anlamaya çalışırsak; içeriğinden insan davranışlarıyla ilgili olarak çıkarabileceğimiz bazı sonuçları şu başlıklar halinde sıralayabiliriz:
1- Sorumluluk duygusu; hakkı tavsiye etmek
2- Sevgide aşırılık; aile içi iletişim ve denge unsurunun kaybolması
3- Kıskançlık; toplumsal parçalanma ve düşmanlık
4- Güvensizlik; emanete ihanet
5- Erdemsizlik; doğru söze/hakikate muhalefet
6- Sabır ve azmin getirdiği güzel sonuçlar
7- Yalan ve getirdiği olumsuz sonuçlar
8- Kadın erkek ilişkisinde ölçü; sadakat ve ahlak
9- Nefis terbiyesi ve şehvet kontrolü
10- Duygusal gelişim/vicdani olgular; merhamet, adalet ve erdem
11- Ticarette ahlaki yozlaşmanın eleştirisi
12- İktidar meşruiyeti; liyakat yetisi ve vicdan olgusu
13- Umarsızlık ve unutkanlık; özgüven ve sosyalleşme.
Bütün bu öğrenme ve davranma alanlarının irdelenip açıklanması sağlıklı bir toplum oluşturmak için oldukça önemlidir. Gençlerimize bu konularla ilgili eğitim verilmesi ve mevcut alışkanlıklarının gözden geçirilmesi her zaman elzem olmuştur. Maddelenmiş konulara birebir temas eden ayetleri; kıssa bağlamıyla ilişkilendirerek okumak, bunları başka kaynaklardan da araştırıp öğrenmek, gençlerde Kur’an ahlakıyla kişilik oluşturma açısından tutarlı bir yöntem olacaktır…
Kıssa, yalnızca gençlerin şahsiyet oluşumunu değil, orta yaşın getirdiği arzuların tatminsizliği, dünyevileşme; para, kariyer vb. çekici istekler dönemini de dizginleyen bir rehberlik vecizesidir aynı zamanda. 30-40’lı yaş dönemi, erkek ve kadın için en verimli yıllardır. Bu dönemde, bir babanın ailesine karşı ilgi ve sevgisini daha da artırması, ailenin ihtiyaçları ve çocukların geleceğe hazırlanması konusunu birinci sıraya koyması en büyük görevidir. Yine erkeğin, nefs terbiyesi yolu ve aklıyla hareket edip aile itibarını ve Müslüman şahsiyetini koruması da çok önemli bir husustur. Erkeğin bir kadında aradığı her şeyi eşinde araması da ailesini çok sevmesi de İslam ahlakının temel esaslarındandır. Annenin ise babayı bu geçiş dönemlerinde; aşırılığa gitmeden kontrol altında/takipte tutması gerekmektedir. Anne ve baba, nefislerdeki kıskançlığı olumlu olacak; aile birliği ve huzuru için barışçı şekilde kullanmalıdır. Mutlu ve huzurlu çiftler, mutlu ve ahlaklı gençler yetiştirir.
Ailenin birliği ve dirliği, toplumun da sağlıklı olması demektir. Hz. Yusuf (as) kıssasının bu amaçla da okunması dileğiyle… 





YUSUF; KUYU ve ZİNDAN

Yusuf ve Kuyu

Yakub’un etrafında yıldızlar,
Ama o yalnızca güneşe ram oldu.
Ancak batınca güneş, teselliyi ay ışığında buldu…

Vicdan çökmüştü pusuya, karanlık kuyularda.
Merhamete sinsi tuzaklar kurmak için,
Adaleti ve erdemi çamurda boğmaya hazırlanıyordu.

Sadakati, hayali bir canavar katletti.  
Ve bir ceylanın kanı kalleşliğe ödünç alındı.
Güneşi kararacak, yüreği yanacak hakikat elçisi bir baba için…

Kan ve kuyu oyunu bir çare olmadı,
Kıskançlığın hileli geleceğine, o yalnızca bir kumardı.
Oysa ceylan bir gün, ziyankâr bedbahtlar her gün ölürdü.

Gerçekte düşen Yusuf değildi,
Kıskançlığın, birliği yok eden ayrılıkçı kuyusuna.
Kardeşliği bölen bir ihanetin, muhalefet körlüğüydü hakikate… 

Susuz kuyu yağmuru beklerken,
Çevirmişti çölün güneşi, içini apaydınlığa.
Su yerine Yusuf çıktı kuyudan, güzelliği parayla satan tüccarlara…

Umut; güzel haberi sesiz ve yıllarca bekletti,
Muştu yeşersin diye gözyaşı ekildi kum tepelerine
Ey suya doymaz çöl, isteme artık çünkü Yakub’un pınarları tükendi!

Ey sonsuz sabır!
Güneş artık daha parlak doğsun,
Eriyip kaybolsun pür ışıkta solgun yıldızlar.
Ve Yakub’un oğulları Mısır’da dilensin bir avuç sefaleti,
Bulsunlar kuyuya gömdükleri sadakat ve merhameti.
Söndürsünler artık,
Yakub’un yüreğindeki o kor hasreti!
Getirsinler, umudu tükenmeyen bu babaya
Vuslat müjdesini
Ve Güneş’e perde olan,
Yusuf kokan terli mendilini…



Yusuf ve Zindan

Yıldızlar ay ışığına mahcup,
Yusuf gençliğin terleyen bıyıklarına.
Kıyamazsın Ey Yakup bu yanık tenli delikanlıya bakmaya!

Ne kadar da keskin bu bıçaklar.
Bir sevdayı acıtmadan kesip bitirmek için mi?
Yoksa hasta bir kalbi tutkulu bir bedenden ayırmak için mi?

Ey kara sevda, nedir bu iftira?
Parmaklıklar ardında daha mı huzurlusun?
Koy arzulu ve umarsız gönlünü zindana sükûnet bulsun.

Yıllar sessiz ve habersizce tükendi.
Ey saray, uyan artık şu esrarlı rüyandan!
Bir meftunenin ateşi, külleriyle örtünüp sönen zamanı yitirdi…

Ey Yusuf!
Seni unuttular zindanda…
Öyleyse boş durma ağla.
Kavuşmayı bekleyen Yakub’a ağla…
Kardeşliği kuyuya gömenlere ağla,
Birliği bölüp, gerçeğe yüz çevirenlere…
Ağla zindanda geçen yıllara,
Ağla ki, körelsin şehvet pak bedeninde,
Adalet yücelsin yüreğinde,
Erdem doğrulsun sözünde,
Ve merhamet dolsun gönlüne…
Ağla ey Yusuf!
Gençliğine ağla,
Boşa giden yıllara!
Kuyunun, zindanın ve hain yüreklerin karanlığında
Güneşi bekleyen ülkene ağla...
Rahman ve Rahim olan Allah için ağla…


Kazım Bayar / 25.06.2012


11 Temmuz 2012 Çarşamba


KUR’AN’DA KABİR AZABI VAR MI? -2-


Berzah alemi ne demek?

“Nihayet onlardan birine ölüm gelince, ‘Rabbim! Beni dünyaya geri döndür ki, hayatımda yapmadığım salih amelleri işlerim’ der. Hayır! Bu, onun söylediği (boş) sadece bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar bir berzah (geri dönmelerine engel) vardır.” (Mü’minun S. 99-100)
Berzah, sözlükte; aşılmaz engel, perde demektir. Ayette geçen bu “berzah” kavramıyla onu niteleyen ve belirleyen bir sıfat ya da isim tamlaması yapılmamıştır. Yani “berzah alemi, kabir hayatı” gibi bir tamlama yoktur. Bu din aliminin bir çıkarsamasıdır.
Berzah, dünya hayatına geri dönüşe engelidir. Yoksa geleceğe/baas gününe (yeniden dirilişe) kadar geçecek olan bir sürenin adı değildir. Ayetteki, “Dirilecekleri güne kadar sözündeki zaman zarfı ise bizim bilip algıladığımız bir zaman mefhumu değildir. Buradaki, “kadar” süre/miktar zarfının; milyarlarca dünya yılının kabirdeki karşılığı yokluğa/sıfıra yakın bir süreye eşdeğer de olabilir. Dünyada geçen zamana/saatine göre buna, “hemen, şimdi” de denebilir…
Berzah, şuurun/bilincin kapanmasıdır. Eski hal, yani şuur bitmiş; yeni durum başlamıştır. Yani derin ve geri dönülemez bir uyku halidir başlayan. Bu, tamamen duyarsız; şuursuz bir haldir. Ölü için zamanın sürdüğü ara bir dönem değildir. Berzah, biz yaşayanların algısı olan üç boyutlu; kütle, yer ve zaman varlık bütünlemesinin olmadığı bir geçiş durumudur. Yaşayan insan; dünyada, bilinci açık ve önünde henüz ömür/süresi vardır, bu yüzden üç boyutlu ve göreceli bir tasavvura gitmek zorunda kalır. Ama ölü insan için böyle bir algı, üç boyutlu bir tanım ve farkında olduğu ara bir devre olamaz. Çünkü bilinç/şuur (algı) kapalıdır (berzah), his yoktur. Ta ki Sûr’a üfleninceye kadar…
Yasin suresi 51-52. ayetler bu durumu daha iyi açıklar;
 “Sûr’a üfürülür. Bir de bakarsın, kabirlerden çıkmış, Rablerine doğru akın akın gitmektedirler. Derler ki: 'Eyvah bize! Bizi uyuduğumuz yerden kim diriltti? Bu Rahman'ın vaad ettiğidir. Demek ki peygamberler doğru söylemişler.”
Din adamı bu berzah kavramına, “alem” ve “hayatı” sözcüklerini de ekleyerek, dünya hayatına dönülme engelini (berzahı); ayrı bir süreç ya da zamansal bir devir anlamını çağrıştıran “berzah alemi” diye yeni bir “mekan ve ara dönem” tamlamasına taşımıştır. Hâlbuki ölümden sonraki devrede; baasla açılan şuurun/bilincin gösterdiği tepkiyle ölümün “derin uyku halindeki” bir süreç olduğu yukarıdaki ayette açıkça bildirilmiştir…
Mecaz anlamlarıyla birlikte şu ayetlerin gerçek anlamları da ölüm halini açıklamak için inananları tefekküre çağırır;
“Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirlerdekilere işittiremezsin!” (Fatır S. 19-20-21-22)
Aslında “kabire girme olayı” yaşayanların ölüye yaptığı bir iştir. Ölü, dirilip kabirden çıktığında; oraya girdiğini de orada kaldığını da hatırlamaz. Yeniden diriliş/baas gününde; hızlı ve neredeyse zamansız bir şekilde; ölüm anındaki durumuna, eski bilincine geri dönüp; “Rahman’ın vaat ettiği” mahşer/toplanma sahnesi tanıklığıyla yeni bir aleme derhal geçmiş olur. Bu geçiş, derin bir uyku içindeymiş gibi gerçekleşip biter. Sonuçta berzah; dünyaya geri döndürmeyen, yalnızca ahirete geçişi sağlayan bir kapıdır insan için…
Yine berzah; iki alemin arası olup, herhangi bir fenomenin geçerli olduğu zaman sürecini/dilimini kapsamaz. Yani imtihan için ayrılan süre tükenmiştir, dünya hayatı ve bedenimizde geçen dönem bitmiştir… Ölüm, dünyaya ait zaman algısının da sonudur. Bedeni toprağa veren ruh için, farklı bir devir ve mekân başlayacaktır. Berzah, bu zamansız ve eylemsiz kapıdan bir geçiştir. Tekrarlarsak şuursuz/bilinçsiz andır. Şayet bilinçli olduğumuz ara bir mekan olsaydı; ölüm sonrasında, mizan öncesinde insana tövbe etme imkânı ve hakkı doğmuş olurdu. Zaten inkârcılar, yeniden dirilişte derhal pişmanlık ve af dilemeye başlar. Yukarıda, Mü’minun suresi 99. ayetinde geçen; “günahkârın, dünyaya geri dönüş arzusu” ömür sonu ile berzah başı arasında gerçekleşen bir süreç/andır. Fakat biz, insan için zaman ve mekân boşluğu düşünmediğimizden bu berzahı; bir “zaman-mekan-beden” tanımı gibi algılarız. Oysa kozmik düzendeki zaman mefhumu da, insanın dünyada yaşadığı süre/ömür de birbirine karşı değişken/göreceli olmaktadır.
“… Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin sayıp durduğunuz bin yıl gibidir.” (Hacc S. 47)
Sûr’a üflendiğinde (baas günü) bilinç açılır ve yeni bir zaman-mekân süreci başlar. Bu, aynı zamanda; ölümünden itibaren insan için kıyamet sürecinin, hesap gününün başlaması demektir. Kabire girme ve Sûr’a üflenme arasındaki süre, şuursuz/bilinçsiz geçtiği için; dünyada (kabirde) geçen zaman milyarlarca dünya yılı dahi olsa ölü için bir değeri veya ölçüsü olamaz. Yukarıdaki ayette göre; bilinen on bin yıllık insanlık tarihi/hayatı, Allah katında on günlük bir süredir. Yine aynı hesaba/formüle göre 80 dünya yılı yaşayan bir insanın kozmik ömrü; 80/10.000= 0,008 kozmik gün kadar olur ki, buda din dilinde; yani kozmik algıda “bir günden daha az” bir zaman kadardır…
Biz yaşayanlar için tanık olduğumuz süre ve daha fazlası; bir ölü için ölçülmeyecek kadar kısadır. Hatta kıyamet gününde dirilen insan; değil kabir hayatını, yıllarca yaşadığı dünya hayatını bile unutmuş/kısaltmıştır. İnsanın bu unutkanlığını, baas/yeniden dirilme gününde şöyle dillendirir Kur’an;
“Kıyamet koptuğu gün günahkârlar, (dünyada) ancak pek kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler. İşte onlar, (dünyada da haktan) böyle döndürülüyorlardı.
Kendilerine ilim ve iman verilenler ise şöyle derler: 'Andolsun ki, Allah'ın kitabında (yazılı) olana göre siz yeniden diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bu yeniden diriliş günüdür. Ancak siz bilmiyordunuz.'” (Rum S. 55-56)
Bu ayetlerde; inkârcıların dünya hayatında iken bile zaman algısından, gerçek süreden (iman, amel ve tövbe fırsatından) nasıl kopmuş oldukları da belirtilir. Mü’minlerin ifadesinden de; inkârcıların kabirde kalınan süreyi bilmediklerini ve bu devrede ölünün açıkça, şuursuz ve algısız bir devre geçirdiğini gösteriyor. Şayet kabirde bir azap görselerdi, inkârcılar bunu ifade etmezler miydi?
Yine inkârcıların dünyadaki kıymetli ömrü seyyiatla tükettiklerinin, “zaman kavramını ve sosyal bağlarını yitirdiklerinin” baas günündeki hali pürmelali ise şöyledir;
“Sanki (dünyada ve kabirlerinde) gündüzün bir saatinden başka durmamışlar gibi, Allah hepsini mahşere sevk edeceği gün, aralarında (birbirleriyle yeniden) tanışacaklardır. Allah’ın huzuruna çıkacaklarını inkâr edip de hidayet yolunu tutmamış olanlar, muhakkak en büyük ziyana uğramışlardır.” (Yunus S. 45)
“Kıyameti gördükleri gün, dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış olduklarını sanırlar.” (Naziat S. 46)
“Allah inkâr edenlere: 'Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?' der. 'Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık. ‘Sayanlara sor' derler. Allah; 'Pek az kaldınız.' buyurur. 'Keşke bunu vaktiyle bilseydiniz!” (Mü’minun S. 112-113-114)
Kur’an ayetlerinde; dünya hayatı, geçen ömür, kıyamet günündeki diriliş ve mahşer sahneleri böyleyken, kabir hayatıyla(!) ve azabıyla ilgili herhangi bir sahne bulunmamaktadır. Kabir sadece, “şuur edilemeyen, zamansız bir bekleyiş devresi” olarak geçmektedir. Bu da insanın göreceli/rölatif zaman-mekân algısının tanımlama/somutlaştırılmış ifade şeklidir. Oysa İslami kaynaklardan, hadis külliyatında “kabir azabıyla” ilgili onlarca; hadis, menkıbeler, rivayetler, risaleler ve tefsirlerin toplamı neredeyse ansiklopedik hale gelmiştir. (2)
Yukarıda açıklanmaya çalışılan “göreceli zaman” algısına yorumsanacak; kabir ve sonrasıyla ilgili Kur’an’a uyum sağlayabilecek, geçerli ve tek hadisi şerif şu olabilir;
“Peygamberimiz (s.a.s.), bir ölüyü defnettikten sonra; " Kardeşiniz için Allah'tan mağfiret dileyiniz; çünkü o, şu anda sorguya çekilmektedir.’ buyurmuşlardır.” (Ebu Davud, Cenâiz. 67; es-Sâbûnî, "el-Bidâye Fi Usûli'd-Dîn).
Bu hadis, kabirde olan bir sorguyu değil; ölen insan için “artık (iman, amel, tövbe) fırsatı/zamanı bitmiş, kıyamet günü hesabı başlamıştır” anlamı taşır. Artık o insan için “İlahi mizan” kurulmuş/kurulacak sayılır. Aksi kastedilmişse bu durumda; Kur’an’a uymadığı için bu hadis, İslam ilahiyatı için kabul edilemez. Birileri peygamberimiz adına söylemiştir.
Münker ve Nekir; inkârcı için çirkin ve korkunç “sorgu melekleri” diye belleklere yerleştirilmiştir. Bazı rivayetlerde seyrek olarak geçen; “Rûmân” adlı melek vs. bunların hiçbiri, Kur’an da yer alan melek isimlerinden değildir. Açıkçası Habil ve Kabil ismi de Kur’an’da olmadığı halde dini literatürümüze yerleşmiştir. Bu melek isimlerinin hiçbir kıymeti yoktur, geçtiği tüm rivayetler uydurmadır. (3) Zaten dikkatli incelenirse bu isimlerin olduğu rivayetlerdeki betimlemeler de şizofreniktir. Eski çağ dinlerindeki fantastik tanrı veya şeytanlara benzetilir. Ölüleri korkutmaya çalışan Mısır tanrıları gibidir. Belki, melek diye bu isimlerin geçtiği hadisleri uyduranlar, Kur’an’daki cehennem bekçisi olan “zebani” kavramından esinlenmişlerdir de diyebiliriz. Ayrı bir inceleme konusu olan zebani betimlemesi; İslam’a ve Peygamberimize yönelik çirkin ve alaycı tehditler savuran inkârcılara karşı, Kur’an’da tehditkar bir misilleme imgesi olarak önümüze çıkar…
Kabir azabı ve mükâfatının İslam dininde “olmadığı” bir iddia değil, “hakikatin” kendisidir. Günümüz din adamının bu konuda akli hiçbir delili yoktur. Kur’an’ın tüm beyyinatları akıl sahipleri için bildirilmiştir. Aklın kabul etmediği, (sözde) hadislerle yapılmış tefsir ve menkıbeleri dayanak yapanlar, selefi aliminin saplantısı üzerinden bu iddiayı sürdürenler; eğer güçleri yetiyorsa hadisleri bir (anlık da olsa) kenara bırakıp; bu kadim iddiayı bize Kur’an’dan kanıtlasınlar.
Bu konuda yapılması gereken; ayetlerden yola çıkıp, hadisleri akıl süzgecinden geçirmektir. Fakat din alimleri bunun tam tersini yapar; eğrilttiği hadisleri ayetlerle doğrultmaya çalışır. “Kabir azabını anlatan hadislerin(!)” büyük bir çoğunluğu; sağlıklı düşünen her insan tarafından, akıldışı görülecek kadar traji-komiktir. Bu uydurma hadisler, “klasik dönemdeki epistemolojik/bilgisel sapmanın” bir kanıtıdır. Kur’an’ın zaman kavramını yer yer göreceli anlamda kullandığını; dünya-ahiret sahnelerindeki iki ayrı zaman olgusunun birbiriyle iç içe geçtiği tasvirlerin dikkate alınmaması, o dönemin çok sayıdaki eksiğinden sadece birisidir.
Antik çağda ceza hukuku, yersel (batıl) tanrıların güç konseptine dayalıdır. Bu zihniyet, mitoslar/efsaneler yoluyla dinselleştirilip “azapçı bir tanrı” imgesi üretmiştir. Bu yanlış imgenin hadis kutsalına yerleştirilip, modern çağa kadar taşınması ayrı bir sorunken; bugünkü öykünmeciliğin akademik felsefi kısırlığı ise hayret vericidir!
“Kabir hayatını” araştıranlar; bu iddia peşindeki din adamlarının, “uydurma hadislerin” içeriğini ispatlamak için delil olarak en çok kullandıkları şu beş Kur’an ayetiyle karşılaşır.  Üstelik bu ayetler de; eski rivayet tefsirlerindeki tevilleriyle (şahsi fikrine uydurma, döndürme amaçlı) kullanılır. Şimdi bu ayetlerin meallerini yazıp, anlam ve bağlamlarını tek tek inceleyelim:
1- “Belki dönerler diye onlara, en büyük azaptan önce en yakın (yaşadıkları dünyalarından) bir azaptan mutlaka tattıracağız.” (Secde S. 21)
Bu ayetteki “en yakın azaba” kabir azabı demek için deli olmak gerekir. “Belki dönerler” yani dünya hayatında iken; iman ederler, tövbe ederler anlamını açıkça her okur anlar.  Ayetteki büyük azap; cehennemdir. Yakın azap ise dünyadaki musibetler ve yenilgiler; psikolojik ve biyolojik acılardır. Kabirdeki ölü, berzahtan nasıl geri dönecek? Bu ayette, yaşadığı musibetler sonunda aklını başına alıp, ölmeden önce tövbe edecekler için; Yüce Allah’ın rahmetinden bir lütuf ve fırsat verileceğinin bilgisi apaçıktır. Yine bu ayetin okunmasında, siyak ve sibakı ihmal edenler akılsızlardır.
2- “Hataları (küfür ve isyanları) yüzünden suda boğuldular ve ateşe sokuldular da kendileri için Allah’tan başka yardımcılar bulamadılar.” (Nuh S. 25)
Bu ayetteki, “ateşe dâhil edilmeyi” kabir olarak anlamak hiç de akıl kârı değildir. Nuh kavmi; Hz. Nuh’a karşı kibirlenip uyarıldıkları tufanı inkâr edip, hafife alıp, iman ve tövbe etmeden tıpkı “Firavun ve âlisi” gibi suda/tufanda boğuldular. Kur’an burada da zaman olgusunu kısaltmış; sadece bir sıralama vermiştir. Dünya ve ahiret, zaman ve mekan olarak birleştirilmiştir. Allah için geçmiş-gelecek böyledir. Boğulma, dünyadaki; ateş ise ahiretteki azaptır. Bu ayeti illa da dünya için de düşüneceksek; farz edelim ki, yeryüzünde bir yerde büyük bir deprem olmuş olsun; yer altından veya yanar dağlardan gelen duman ve küller insanları boğsun, sonra da lavlar/akıcı ateş bu kavmi helak etmiş olsun. Yeryüzünde bu şekilde helak olan kavimler yok mudur? Her iki mekânda da Allah zalimlere yardım etmez…
3- “Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp saptırır; Allah dilediğini yapar.” (İbrahim S. 27)
Bu ayet apaçıktır.  Kabirden söz etmez; “ahirette” der. İman edenlerde; dünyadaki şehadetlerinin hesap günündeki hakikatle örtüşmesinin mutluluğu vardır. Zalimlerin dünyadaki inkârları ise; ahiret gününde yalancı çıkmalarının kanıtı olmuş ve büyük bir şaşkınlık içine düşmüşlerdir…  Din alimlerinin, kabir iddiasına kanıt için ileri sürdüğü Kur’an ayetlerinde hep ahiret tasvirleri varken; delil diye getirdikleri hadisler nedense kabir üzerinde yoğunlaşır. Ve yine bazı ayetlerde geçen, dünyadaki azap/bela-musibet ile cehennem sahneleri zaman sırasız ve iç içe kullanılırken; din adamı bu sahneleri kabirde oluyormuş gibi tevil edip durur. Eğer bu mantıkla ayetlere bakarsanız, ölüye baas günü de gerekmez. Ölüm ne demekse din adamının zihninde; mizana, cennete, cehenneme lüzum yok, her şey kabirde de yaşanabilir! 
4- “Onlar da şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. Günahlarımızı kabulleniyoruz. Şimdi (bu ateşten) bir çıkış yolu var mı?” (Mü’min S. 11)
Yukarıdaki ayeti tek başına okuyan, hatta Kur’an’ın tümünden soyutlayan bu din aliminin beyni nasıl çalışır acaba? Kur’an okumada siyak ve sibakı en iyi kendi bilir; sonrada kalkıp, ayeti bağlamından koparır! Ayetteki iki ölüm ve iki dirilmeye anlam veremeyen din alimi; Kur’an’ı kendi iddiasına delil yapmak için usulü de terk eder… 
Mümin suresi 11; 10 ve 12. ayetlerle birlikte okunur. Bu ayet, kafirlerin dünyadan getirdikleri inkâr/günahtan dolayı hak ettikleri azabın verdiği; “Bu ateşin içinde ölüp diriliyoruz, sonra tekrar ölüp tekrar diriliyoruz, kurtuluş yok mudur!” feryadıdır Allah’a. Yani cehennem ateşinin bir döngüsü, Türkçemizdeki “ölüp ölüp dirilmek” deyiminin bir benzerdir bu Arapçada.
Din aliminin kast ettiği bedensel/biyolojik; hayat-ölüm döngüsü ise şu ayette açıklanmıştır; “Siz cansız (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara S. 28)
Ayrıca Kur’an’da “hayat ve ölüm” kavramıyla ilgili mecaz anlamlar da vardır. “Allah’a verilen sözden dönme, Kur’an dilinde “ölüm” anlamına geldiği gibi; iman etmek de “hayat” anlamına gelir (Fatır S. 19-22). Yine Araf suresi (172 ve 173.) misak ayetlerinde, ruhların rububiyete “şahitlik etme dirilmesiyle” kıyamette bu tanıklığın hatırlanması arasında geçen; bütün ruhsal şuurlar, Hz. Adem’in bedenine üflenen ruh ve biyolojik dirim-ölümler; bunların hepsi Mü’min S. 11. ayetin anlaşılmasına ışık tutabilir.
5- “Sonunda Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun ailesini de azabın en kötüsü kuşattı. Ateş sunulur onlara sabah ve akşamüstü. Saat (kıyamet günü) geldiğinde şöyle denir: Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!" (Mü’min S. 45,46)
Bu ayetlerin öncesinde ve 40. ayette Hz. Musa’yı tasdik eden bir mümin; Firavun ve yakın çevresini cennete/imana çağırmaktadır. Bu mümine karşı çıkanlar; “sen bizi ateşe çağırıyorsun” diye onu suçlarlar. Hak söze çağırmak, Firavun için; ateşe çağırmak ve onlara “ateş sunmak” anlamına gelmektedir. Bu mümin de onlara; “asıl kendilerinin/aşırı gidenlerin, ateş ehli olduğu söyleyerek” Firavun ve yakın çevresini ikaz etmeye devam eder. Yine bu mümin; Firavun ve yardımcılarını, gelecekte kuşatacak azaplara/musibetlere karşı uyarırken, bu müstekbirler ise iman edenlere tuzak kurmakla meşguldür. 45. ayette “azabın kötüsü onları kuşatır.” Bu azap ve uyarısı 46. ayette tekrar ateşe bağlanıp; kıyamet saatiyle birleştirilir. Mü’min suresi 46. ayet bu tartışma bağlamında okunduğunda, elçinin onlara yaptığı her tebliğ; onlara “ateşi göstermek” olup, artık hayat bundan sonra/Musa ve iman edenlerin; aralarında var oldukları süre içinde; yaşadıkları her gün onlar için bir ateşe/azaba dönüşür. Artık iktidarları sarsılmış, Mısır’ı yıllarca kahreden musibetler başlamıştır… Sabah ve akşamüzeri; dünyada huzur ve sohbetin arandığı iki hoş zaman dilimidir. Bu güzel vakitlerin huzuru kaçmıştır artık Mısır’da. Bu vakitlerde, ateşi/azabı görür gibi işkenceye dönüşen bir devre başlamıştır artık Firavun ve yakınlarına. Bu bir cehennem psikolojisi metaforudur dünyanın sabahı-akşamı onlar için. Sonra da; ölünce/saati gelince asıl ve ebedi olan cehennem ateşine atılacakları bildirilmiştir Firavun ve yardımcılarına.
Bu ayetler, aynı zamanda içerdiği kinayesiyle tarihte büyük/istikbari bir uygarlık kurmuş olan Firavunlar üzerinden; bugünün “süper güçlerine de” gönderme yaparak, bu güçlere ve onlara güvenen insanlığa ateşi gösteren bir hakikat dersi verilir. Sonraki ayetlerde de (Mü’min S. 47.48.49-) bu ateş tartışması sürüp gider cehennemde de…
Din adamının semiyyattandır diyerek; kanıtlamak için paralandığı kabir azabı iddiası tam bir ironidir demiştik. Kabirle ilgili hadisleri tahrif etmek oldukça kolaydır. “Ahiret, kıyamet, hesap” günü lafızlarının yerine “kabir” sözcüğü koyduğunuzda iş bitmiş olur…
Ayrıca bu din alimleri; “Sahabeyi kiram, Ehli sünnet, İslam alimi, Hadisi şerif, Dini rivayet, sahih, menkıbe” ıstılahlarını dine kaynak kabul ederken, bunları “Kur’an’ı Kerim”den daha fazla önemseyip kutsamış; İslam’ın iman esaslarını da bu ıstılah başlıkları altına toplayıp eleştirileri küfürle itham etmiştir…
“Klasik hadis alimi” kendi eserinde arada bir; bazı saçma rivayetlere çekince ve şüphesini şerh düşer. Bu yolla, eserindeki diğer uydurmaların doğruluğunu ikame etmenin kazancını kar hanesine yazar. Böylece, kendince “makul uydurmalardaki yanlışları” ehlisünnet literatürüne taşıma kurnazlığını Müslüman’a hazmettirmiş olur. Artık, günümüzün öykünmeci din alimleri de el altındaki hazır bilgiyi; sorumlusu “filan alleme imamdır” diye bu tahrifatı, genç kuşaklara oldukça ucuza satar…
Kabir hayatı (Berzah alemi) iddiasının kaynağının çoğu “sahih hadislerdir.” Bunların “sahih” başlığı altıda toplanması “onları uydurma” olmaktan çıkarmaz. “Ehli sünnet öykünmeci alimlerinin zihniyetini” kavrama açısından “deve idrarı” hadisi(!) örnek olarak incelenebilir. Bu hadiste, hastalara deve idrarı içirilmesiyle yetinilmez. İyileşen hastalar, çobanı öldürüp, develeri çaldıkları için; gözlerine mil çekilir, elleri ayakları kesilir ve ölmeleri için susuz çöle bırakılır! Peygamberimiz burada (haşa); hastaya sidik içiren bir cahil, zalim bir yargıç ve işkenceci bir infazcıdır! Bazılarının mensuh/hükümsüz kabul ettiği, Diyanet onaylı bu sahih hadis” dipnotta verilen web adresinden okunabilir. (4)
Bütün bunlar uydurulurken, Kur’an’ın ayetleri, Peygamberimizin masumiyeti, kutsal risalet vazifesi ve insaniyeti; “ehlisünnet dokunulmazlığının kutsallığı” adı altında ayaklar altında acımasız ve utanmazca çiğnenir!
Yine “hadis uydurmalarının” nasıl bir komedyaya dönüştüğünü anlamak için “kabir azabından muaf kalmayı bildiren “rivayetlerin” bazılarının sadece başlıklarını vermek bile bu akıldışılığı anlamaya yeter. Bunlar; ayrıştırıcı ve vehmedici hitaplardır; ilk bölümde söz ettiğimiz, insanda psiko-sosyal bunalımları üreten telkinlerdir.
“Karın ağrısından ölenler, Mülk suresini okuyanlar, Cuma günü ölenler...”
Son söz; “kabir azabının ve mükâfatının olmadığını” belirtenleri sapıklıkla suçlayan insanımıza şu soruyu soralım:
Her fırsatta/devrede, kullarına eziyet eden bir tanrı tasvir etmek mi sapıklık; yoksa Kur’an’da geçen bunca ayetle “hesap günü mizanını ve İlahi adaleti” savunmak mı; Allah’ın sınırsız merhametli olduğunu, insanları bağışlamak için her durumda affedici olduğunu hatırlatmak mı sapıklık?
Bir de din alimlerine şunu soralım; “Peygamberimiz (as) adına hadis uydurmak mı, yoksa uydurma hadisleri reddetmek mi küfürdür?” Yoksa dinimizi hurafelerle doldurmak mı?
Sağduyulu din alimlerine selam olsun. (5)
Merhum M. Akif’in şu dörtlüğü dinimiz, tertemiz İslam’a kötülük edenlere ne güzel bir cevaptır;

Nebiye atfen binlerce herze uydurdun,
Yıktın da dini Mübin-i yeni bir din kurdun!
Doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı…


Dipnotlar
(1) “Yaşlılarda ölümden korkmamaya yetecek derecede benlik bütünlüğü olursa, çocuklar da yaşamdan korkmayacaklardır.” Erik. H. Erikson

KUR’AN’DA KABİR AZABI VAR MI? -1-

Bu makalenin amacı;
Kaynakları semitik hale dönüştürülmüş İslam’ı antik çağın dinsel inanışları etkisinden bir nebze de olsa uzaklaştırmak; dini, iktidarların ve kapitalizmin politik angajmanı haline getirmiş din adamının gölgede kalan yüzünü aydınlatmaktır…  

Psiko-sosyolojik yaklaşım

İnsanda doğuştan gelip, bebeklik çağında güçlü bir şekilde gelişen ve ebeveyn tarafından karşılanan bir “güvenlik duygusu” ihtiyacı vardır. Bu duygu, insanı hayata sıkı sıkıya bağlayıp geleceğe hazırlar. İlerleyen dönemlerde, hayatla barışık yaşayan insanda gelişen; “benlik bütünlüğü” olgusu ise insan psikolojisini olumlu davranmaya yönelten en önemli motivasyondur…
Bu duygu ya da ruh hali, hayatı her yönüyle sevmek demektir.  Benlik bütünlüğünü sağlamış insan; yaşadığı geçmişinden pişman olmayan ve gelecekten endişelenmeyen insandır. Geleceğin kendisine ne getireceğini iyi bilen yaşlı insanda, ölüm korkusunu ortadan kaldıran da yine bu psikolojidir. Bu yaşlı insan, çocukluk evresinde olan yeni kuşaklara; ölüm korkusuzluğunu gösterip, güçlü bir özgüvenle hayata bağlılık duygusunu aktarmış olur.(1)  Bu duygu veya ruh hali, Yüce Yaratıcının biz canlılara verdiği büyük bir lütuftur.
Bu girişten sonra, dinin “gelecekle” ilgili içerdiği bilgilerin insan üzerindeki etkisini daha kolay tartışabiliriz. 
Ölüm ve sonrasını tam olarak din açıklar ve insanı buna yalnızca din hazırlar. Eğer bu din İslam ise inananlar için verdiği bilgilerin doğruluğu tartışılmaz; bunlar kesindir ve tatmin edici bilgilerdir. Aklıselim için kuşku ve soruları ortadan kaldırır.
Yukarıda sözünü ettiğimiz benlik bütünlüğünün verdiği huzuru ise ancak, “ölüm ve sonrasına ait yanlış bilgiler” bozabilir. Bunu da ilk sırada yapabilecek olan ancak bir “din alimi” olur. Nasıl mı? Kur’an’da olmayan bir bilgiyi ona inananlara, varmış gibi göstermeye kalkışarak bunu yapar. Yani gelecek endişesi ya da ölüm sonrası kaygı oluşturacak bazı yanlış bilgiler; bu benlik bütünlüğünün getirdiği huzuru/sükûneti devre dışına iterek, ölüm sonrası olacaklarla ilgili bir korkuyu insanın önüne koyar. Bu yanlış inancın vereceği ankisiyete bozuklukları; genç nesillere aktarılacak olan kültürel ve ahlaki değerlerin zedelenmesi açısından da olumsuz sonuçlar doğurur. Sürekli kaygı ve yol açtığı huzursuzluk insanı; farkında olmadan sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel alanda bekleyen sorumluluk ve aktivitelere karşı umarsız hale getirir…
Konuyu bu bağlamda ele alırsak, Kur’an’da ölüm ile kıyamet arasında geçen kabir hayatından(!) ve buna bağlı herhangi bir sorgudan; ceza (azap) veya ödülden söz edilmez. Yalnızca istisna bir şekilde Rabbine dönen şehitlerin, ölmediği ve rızıklandıkları bildirilir. Bunun da insan tarafından anlaşılması mümkün değildir. Yani şehitlerin rızıklanmasını peygamber dahi kavratamaz. (K. Kerim: 2;154, 3;169)
İnsanın yaşadıklarıyla barışık olma halini yitirmesi; geçmişinden pişmanlık duymasıyla birlikte gelir. Pişmanlık duyulan bir geçmiş, insana ölüm ve sonrası için, endişe ve korku kaynağına dönüşebilir. Müslüman için bu aynı zamanda, geçmişteki yaşantıdan gelen suçların sorgusu ve cezası demektir. Artık gelecek; yani ölüm ve kabir, istenmeyen ve korkulan bir kâbusa dönüşür. Ölüm sonrası kabir hayatı, tehdit dolu bir gelecektir. Çünkü henüz hiçbir terazinin olmadığı yani adaletli bir sorgunun yapılmadığı bir ortamdır. “Kabir; henüz yargılanmamış ölü insanın, bedeni veya ruhuna işkence yapan korkunç yaratıklarla doludur. Sorgu melekleri (Münker-Nekir) tarafından tehdit ve işkenceler yapılır. Kabir, daraltılır veya genişletilir. Hatta bir cehennem çukuruna veya cennet bahçesine dönüşebilir!” Kur’an’da yer almayan bu bilgiler; “ilk dönemin kaygılı din alimleri” tarafından hadis adı altında İslam’ın temel kaynaklarına yerleştirilmiştir.
Evet, Kur’an “kabir azabıyla” ilgili hiçbir bilgiyi içermez. Kutsal Kitabımız; insanı önce iman etmeye, iyilik yapmaya, daima kötülükten kaçınmaya ve geçmişteki hatalar için tövbe etmeye çağırır. Bunlar, insanın benlik bütünlüğü sağlamasının en güzel yoludur. Bu aşamalardan geçip de mutmain olan nefs, kaygısız ve korkusuz olarak karşılıklı rıza ile rabbine döner…
Yüce Allah; iman etmiş, iyi amaller işlemiş ve tövbe etmiş müminler için, Kur’an’ı Kerim-Fecr Suresi; 27-28-29-30. ayetlerde şöyle buyurur:
Ey huzura; sükûnete ermiş insan! Sen ondan (Allah’tan), o da senden razı olarak (Allah’a) dön. Katıl iyi kullarımın arasına; gir cennetime!” 
Bu yüzden, inanan her insanın; olmayan kabir azabından kurtulmak için değil, cehennem azabından ve korkusundan uzak kalmak için “benlik bütünlüğünü” sağlamış olması gerekir. İnsan için doğrusu, yaşadığı hayatın bütününden pişmanlık duymadan veya varsa hataları (günahları) için ölmeden önce tövbe ederek ömrü bitirip, arınmış olarak Allah’a dönmesidir.
Kur’an ayetinde geçen bu huzur; geçmişle barışık olma ve yaptıklarından pişmanlık duymama ya da tövbe etme halidir. Benlik bütünlüğünü sağlamış, yani yaşadığı hayattan ve yaptıklarından pişmanlık duymayan veya tövbekâr insana merhametle hitap eder Kur’an. Yüce Allah, bu insanı cennetle müjdeler. Bir Müslüman için bundan daha güzel bir vaat ve daha büyük bir mutluluk var mıdır?
Yine Kur’an, insan için son ana kadar tövbe kapısını hep açık tutar. İnanan bir insan, hemen her an Allah’a tövbe edip arınır ve günahtan kurtulur. Bu durum, insan için çok önemli bir huzur ve güven duygusunu sağlar. Müslüman, tövbeyle hemen ve koşulsuz temize çıkar, kötümser geçmişinden kurtulur ve selamete erer. Çünkü Yüce Allah; “Tevvab ve Gafur’dur.” Şu ayeti kerime tövbenin önemini ve sonucunu açıklamak için yeterlidir.
Kötülükleri işleyip de sonra tövbe edip, iman(larında sebat) edenlere gelince şüphe yok ki, Rabbin ondan (tövbeden) sonra elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Araf S. 153)
Bu tövbeden, yalnızca; Musa’ya ve ona inananların canına kastetme sırasında ölen Firavun ve yakın çevresi mahrum kalmıştır. Çünkü Firavun tarihte, Allah’a en çok büyüklenenlerden olduğu için tövbe edecek fırsatı da bulamadan suda boğulmuştur…
İnsanlığın din tecrübesinde, berzah sebebiyle kabirden gelen bir bilgi yoktur. Bu yüzden ölüm sonrasıyla ilgili bütün bilgiler sadece Kur’an’dan alınmalıdır; bu bir İslam ilahiyatı postulatıdır. Bu ön kabul, ayetlerle sabittir. Peygamber dahi bu konuda kendinden bir şey söyleyemez. 
Din böyleyken, din alimleri yüzyıllardır; Müslüman halka bir “kabir azabı” tehdidi nakledip durur. Bu tehdidi üretenler; muhtemelen antik Sümer, Babil, Mısır, Yunan, Anadolu vs. eski çağ uygarlıklarındaki dini inanışların çeşitliliği ve etkilerine bakarak, İslam’ın da bir ölüm ve kabir ontolojisini oluşturmaya çalışmışlardır. Ölen insan için, azaplı veya ödüllü bir “berzah alemi” devresi iddia eden bazı din alimleri; dindarı günah işlemekten caydırma ve İslam’ı yersel dinler ilahiyatına benzeştirme çabasına girişmiştir. Evet, tarih incelendiğinde eski Babil, Mısır vs. kabir inanışlarının bu iddialara esin kaynağı olduğunun izleri görülecektir.
 Ayrıca asırlardır bu iddiayı ileri sürenlere biz de şu soruyu soralım;
“Müslüman’ı ikna etmek (günahtan uzak tutmak) için Kur’an’da yeterince öğüt ve uyarı yok mudur?” Ya da hesap günü ve cehennem yeterli değil midir?
Dindar üzerinde en etkili retorik (hitap) Kur’an ve hadistir. Kur’an tahrif edilemediği için tahrifatta en kestirme yol, sünnete ve hadis külliyatına sızmaktır.
Din aliminin kendisini yetkin ve otoriter gördüğü birinci alan; insanın psikolojik yönüyle ilgilidir. Bu da nerdeyse insanın yarısına hükmetmek demektir.  Üstelik gelecekle ilgili bir konuyu kutsal kaynaklar adı altında dillendiriyorsanız, insanı tamamen etki altına alıp çıkabilirsiniz. Çünkü insan beynindeki güvenlik algısı ve savunma refleksleri; “şimdiki an, yakın ve uzak geleceğe” dönük şekilde çalışır. Eğer insan beynine bir tehdit algısı bildirdiğinizde, o insan bütün benlikleriyle savunma donanımlarını harekete geçirecektir. Sürekli tehdide dayalı bir algı, insanda yerleşik bilişsel ve biyo-psikolojik bir gerilime yol açabilir. Bu da bireyi, sosyal uyumsuzluklara kadar götürebilir demiştik. Fakat dindar bu uyumsuzluklarını, topluma karşı verdiği veya biriktirdiği öfkeyle haklı bir dinsel çatışma olduğunu sanır…
Müslüman bu olguya; ya inanıp ölüm ve getirdiği bu yargısız infazın kaygısına girecek ya da bu tehditkâr iddiayı reddedip; değerlerini biçimlendiren temel bilgi kaynağı olan dinini, büsbütün inkâr etmesine kadar varabilecektir. Bu da, kabir azabı iddiasında bulunanları; hem günaha hem de insan psikolojisini bozarak, toplumsal barış ve ilişkileri de sabote etme hatasına düşürecektir…
Konuyu bir de Kur’an’ın bildirdikleriyle ele alalım.

İslam ilahiyatı açısından kabir azabı;

İslam dininin anlatıldığı pek çok eserde(!) ilginçtir bu konu, “kabir hayatı” başlığıyla ele alınarak daha söylemde kavramsal bir ironiye dönüşür. Ölünün mezardaki hayatı! Şayet ölü, kabirde bir şeyleri algılayıp duruyorsa ölüm nedir? O halde şehit nedir, şehitlerin ölüden farkı nedir?
Bu kadim “kabir azabı ve mükafatı” iddiasının, İslam dininde yol açtığı dört büyük sorun/inanç tahribatı vardır. Bunlar;
1-      İlahi adalet sorunu/Mizan.
2-      İslam akidesi sorunu/İman esasları.
3-      İslam’ı yersel dinlere benzeştirme sorunu/Tahrifat.
4-      İslam’da risaletin kaynak sorunu/Kendiliğindenlik.
     Sondan başlarsak; peygamberler, ölüm sonrası ve ahiret hakkında kendiliğinden bir şey söyleyemez. Risalet, insanları ahirete hazırlamak için şahsi fikirlerin söylendiği bir makam da değildir. Bu durum hakkında Kur’an’da çok sayıda ayet vardır. Bunlardan bazıları şöyledir;
“O (elçi) kendiliğinden bir şey söylemez. O, ancak kendisine vahyolunanı bildirir.”(Necm S. 3-4)
“De ki, ben sizi yalnızca bana vahyedilenle korkutuyorum…” (Enbiya S. 45)
“Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona (vahye) bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.” (Hâkka S. 44-45-46)
Eğer peygamberimizin ölüm ve sonrasıyla ilgili söyleyecek şahsi sözü var idiyse risaletten önce de bu konular hakkında bir fikri olmalıydı ki, bu da müsteşriklerin nübüvvet hakkındaki iddialarını doğrulamış olurdu. Yani, Kur’an’da olmayan bir içerik; hadiste de olmaz ilkesiyle yüz yüzeyiz. Ayrıca, Peygamberimizin vahiy kâtiplerinden yazılmasını istediği yalnızca Kur’an ayetleridir. Hadisler, onun vefatından yaklaşık iki yüz yıl sonra râvilerden derlenip yazılmaya başlandı. (Örn. Buhari, 810-869)
İkinci sorun, İslam inancında; yani Kur’an’da olmayan bir bilgiye inanmış olmak, o dine en büyük ihanet olmaz mı? Veya o din mensupları aldanmış sayılmaz mı? Dinde olmayanı ve din dışından dine kanıt göstermeyi ise Kur’an şöyle reddeder;
“De ki; Allah, kitabı ayrıntısıyla açıklamışken ondan başka hakem mi arayayım? ...” ( Enam S. 114)
“Onlar neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını, bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi. Ve biz sana sebat vermemiş olsaydık az daha onlara meyledecektin.”(İsra S. 73)
Üçüncü ve en önemli sorun; dindarın zihninde zedelenen (haşa) Allah’ın “adalet” sıfatıdır. Fakat çoğu bunun farkında değildir. Yüce Allah, yine Kur’an’da birçok ayette; hesap gününde hiç kimseye zerre miktarınca haksızlık edilmeyeceğini bildirir. Hesap sonunda; insanlar, dünyada kazandıklarının karşılıklarını görürüler. Ahiret günü, Allah’ın adaletinin ve mizanının tecellisidir. Mizan/terazi; ölçü ve tartı kurulmadan kimseye bir ceza verilmez. Bu konudaki ayetlerin bazıları ise şunlardır;
 Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.” (Enbiyâ S. 47)
“Hayırlı amellerinin, sevaplarının kefeleri ağır basanlar; işte onlar kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa erenlerdir.” (Mü’minun S. 102)
“Kimlerin de tartıları hafif gelirse işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır.” (Mü’minun S. 103)
“Kim bir kötülük yaparsa ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek; kim, mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar cennete girecek ve orada hesapsız olarak rızıklandırılacaklardır.” (Mü’min S. 40)
O halde hesap gününden önceki azap ve ödül de neyin nesidir? Bunu sağduyulu din alimleri Müslümanlara açıklayamaz.
Evet, bu ayetlerin tersini iddia etmek yargısız infazı savunmaktır. Din adamının buna vereceği cevap; “Allah, her şeyi (suçluyu-suçsuzu) önceden bilir.” mi olacaktır? Biz de tekrar soralım; “O halde dünyadaki imtihana ne gerek var, hesap günündeki mizana ne gerek var, herkesin sonu belliyse; dünyaya gelmeden cezası verilsin mi?”  diyelim. Bu mudur ilahi adalet! Hayır; herkes dünyada ne yaptığının şuurunda olup, karşılığını da ahirette adilce görecektir; ayetler de bunu bildirir…
Kabir hayatı(!) iddiasının kaynağı Kur’an değildir. Peygamberimiz hiç değildir. İslam dininin temel kaynağı olan Kur’an’ı Kerim’de olmayan bir bilgiyi varmış gibi göstermek, onu tahrif etmekten başka bir tanıma girmez. Bu da, yine eski din alimlerinin ve bugün onlara öykünenlerin işidir.
Bu yanlış inanışı, uydurma hadislere dayandıranlara karşı; hadislerin uydurma olduğunu ispat etmek için Kur’an ayetleri yeterlidir, başka çabaya da gerek yoktur. Kabir hayatıyla ilgili; Kur’an’da olamayan bir bilgi neden hadislerde aranır ki, acaba?
“Müslüman halklar tarihinin” ilk dönemlerinde, Peygamberimiz Hz. Muhammed (as) adına, (onun vefatından sonra) çok sayıda söz uydurulmuştur.
Bunun nedeni şöyle açıklanabilir: Peygamberimizden sonra genişleyen “Müslüman halklar coğrafyası” ve artan nüfusu, Müslüman düşüncesini farklı dinler ve yeni felsefelerle yüzleştirmiştir. Bu kaçınılamaz kültürel etkileşim sürecinde bazı din alimleri, dindarları farklı inanış ve felsefelerden koruma refleksiyle; kimi iyi kimi kötü niyetli, affedilmez çabalar içine girmiştir. Ayrıca Arap yarımadasındaki, peygamberimi öncesinde var olan Semitik (Yahudi) kaynaklarının da bu olumsuzluklara etkisi büyüktür. Tefsir, hadis ve siyer gibi İslam dinini biçimlendiren temel kaynaklara tesir eden; İsrailiyat ve Mesihiyat olgusu yadsınamaz tarihi bir gerçektir…
Din aliminin sahip olduğu gelecek bilgisi ve içerdiği tehdit; ona inanan insanın benlik bütünlüğünü etkileyip dindarı olumsuz hislere düşürmektedir.
Bu yüzden, bir an önce din aliminin bu yanlışından dönüp halka, Kur’an merkezli doğru bilgiyi aktarma yoluna girmesi gerekir. Bu konu, hem inananlar hem inanmayanlar hem de İslam dininin inanç esasları bakımından oldukça büyük önem arz etmektedir.
Kabir azabı ve mükâfatının İslam’da olmadığının kanıtını Kur’an’ı Kerim’den, yukarıda verdiğimiz ayetlerle açıklamaya çalıştık... Şimdi de din aliminin bu iddiasına delil gösterilen “uydurma hadisleri” doğrulatmak için kullandıkları ayetleri inceleyelim…
 Bunlardan “berzah” kavramını içeren ayetle konuya devam edelim...


Yazının devamı, BERZAH ALEMİ için:
  http://kazimbayar.blogspot.com/2012/07/kuranda-kabir-azabi-var-mi-2-berzah.html


2 Temmuz 2012 Pazartesi


TARİHTE MÜLKİYET KAVGASI-1

Ötzi’yi Kim, Neden Öldürdü?

“Soluk soluğa kalmıştı…
Bir saatten fazladır hiç durmadan kaçıyordu. Sivri ve keskin kayalar ellerini parçalamış, yer yer kar dolu çukurlara batıp çıkmaktan, kayadan kayaya atlamaktan artık gücü kalmamıştı. Sol omuz altındaki acı gittikçe artıyor; boynundan ve belinden yayılarak bütün bedenini sarıyordu. Sol bacağından ayağına, oradan da yere sızan kan bir türlü durmuyor; beyaz karlar üzerindeki kırmızı damlalar onu, bırakmaksızın takip ediyordu…
Büyükçe bir kayanın dibinde, biraz dinlenmek için sağ yanı üstüne uzanıp omzuyla da kayadan destek aldı. Korkuyla ve güçlükle dönüp arkasına baktı, kimseler yoktu. Dağın sarp yamacının bitmesine ramak kalmıştı. Az ileride, elli ağaç boyu ya da iki ok menzili kadar mesafe vardı kendi topraklarına.  Ah bir ulaşsaydı şu ormanına...  
Hâlbuki daha henüz sonbaharda, rakip kabile Hirşeleri bu yamaçlardan kovup av arazilerini genişletmişlerdi. Bu yamaçlar için, kabilesinden on beş kadar erkek avcı yaşamını yitirmişti; tabi düşmanlarından daha fazlasını öldürmüşlerdi. Bu çarpışma ve ölümlerden sonra Hirşeler; kayalık yamaçların öteki tarafına çekilmişlerdi, şimdilik. Toparlanıp tekrar saldırmak üzere baharı bekliyorlardı.  Her iki düşman taraf da, dağ keçilerinin bol olduğu bu araziden biraz zor vazgeçerdi. Demek ki, bu av arazisi savaşı hiç bitmeyecekti… Ötzi’nin kabilesi Falkonlar, uzun yıllar önce totemini ‘kızıl kartal’ olarak değiştiren yaşlı büyücü ve ona inananlardan olup, diğerlerinden ayrılmıştı. Ötzi’nin çocukluğunda, dağlarda on günlük bir yürümeyle daha güneye taşınmışlardı. O tarihten sonra Hirşeler, ‘geyik’ totemini yalnız başına kullanır olmuştu. Ötzi ve topluluğu Falkonlar ise yeni totemleri ‘kızıl kartalı’ vücutlarının farklı yerlerinde dövme yaparak taşımaya başladılar. Bu totem farkı onları av arazisinde de ikiye ayırmıştı…
Ötzi, nehrin yukarı bölümüne dalgınlıkla çıkmış, bir dağ keçisi sürüsünü izlerken farkında olmadan Hirşelerin av arazilerinde epeyce ilerlemişti. Takip ettiği keçilerden birini, 4-5 okla güç bela vurup; çakmak taşından bıçağıyla henüz parçalamıştı. Tam dönüş yoluna koyulurken Hirşe kabilesi avcılarının keskin gözlerine yakalanmıştı. Avladığı keçiyi olduğu gibi bırakmış; sadağını, yayını ve çok değerli bakır ağızlı baltasını kapıp adeta bir dağ aslanı gibi fırlayıp hızla koşmaya başlamıştı. Ensesinden ve başının üstünden vınlayan oklardan kurtulmak için bütün gücüyle kayalıklara doğru koşmuştu. Düzlük bitip sarp arazi başlarken sol omzunda korkunç bir acı hisseti. Keskin bir tıslamayla çarpan okun can yakıcı acısıyla sarsılmıştı; ama kaçmaktan da vazgeçmemişti…
Yaslandığı kayanın dibi güneş almadığı için zemin buzullaşmış haldeydi. Üzerine uzandığı karlar gittikçe kızıla boyanıyordu; tıpkı vurduğu dağ keçisinin boyadığı gibi… Akşam güneşinin cılız ışıkları, Alplerin yalçın kayalarını son kez yalarken; gün boyu eriyen kar sularının bitkin damlaları da artık buz tutmaya başlamıştı. Ötzi’nin kımıldayacak hali kalmamıştı. Artık sol omuzunun acısını, ayaklarını ve ellerinin üşümesini hissetmiyordu. Fersiz gözleriyle, kızıllaşan gökyüzüne son bir gayretle baktı. Kısa bir süre de olsa, belki ‘kızıl kartalı’ görme umudu vardı, durmaya yakın kalbinde. Çünkü o kabilesi sayılır; onları temsil ederdi. Onu göremeyince bu kez vadiye çevirdi bitkin gözlerini. Kabilesine duyduğu sevginin ve bağlılığının arzusuyla, onlara bir kez daha seslenmek istedi; av dönüşünü bildiren kabile çığlığıyla…
Ve Ötzi’nin son çığlığı; Alplerin karlı tepelerinden aşağıdaki ormana, oradan da vadiye doğru yankılanarak yayıldı…”  
Bu kısa öykünün esin kaynağı;
Kuzey İtalya’nın Avusturya sınırındaki Alplerde, buzlar içinde donmuş halde bulunan bir erkek cesedidir. Bilim insanlarının, donmuş ceset üzerinde yaptıkları araştırma sonuçlarına göre; bu orta yaşlı erkeğin, yaklaşık 5300 yıl önce öldüğü hesaplanmıştır. Ölüm sebebi, sol omuz altına saplanmış bir okun açtığı yaranın sebep olduğu kan kaybıdır. Bu isim cesede sonradan, bulunduğu bölgenin adından esinlenerek bilim insanlarınca verilmiştir.  
Bilim insanlarının Ötzi hakkında verdiği bilgilerin özeti şöyledir;
“Ötzi, Eylül 1991'de Ötztal Alplerinde yolunu kaybeden iki Alman turist tarafından bulunmuştu. Kayaların arasındaki bir çatlağın içinde tamamen buzlarla kaplı olarak saklı kalmıştı. Boyu 1.59 m, 50 kiloda ve 46 yaşlarında olduğu, buzun baskısıyla burun kemiği ve vücudundaki birçok kemiğin kırıldığı belirlendi. Ötzi, şimdiye kadar bulunan; bakır çağının başlangıç dönemine ait ve bakırı, metal olarak kullanan ilk insanlardan. Daha önce bu dönem Avrupa insanı için; ilkel bir yaşama sahip olduklarını, çok basit giysileri olduğunu ve hiçbir teknolojiye sahip olmadıklarını düşünüyorduk. Ancak Ötzi ve yanında bulduklarımız; o döneme ve yaşadıkları dağlık bölgenin koşullarına çok iyi adapte olduklarını açıklıyor. Dağda seyahat ediyorlardı. Yabani keçi derisinden çok iyi kıyafetler yapılmıştı. Bakır çağı için çok iyi durumdaki teknoloji ve silahlara sahiplerdi. Bizim için büyük sürpriz oldu, çünkü 5 bin yıl önce hiç bir metal araç olmadığını düşünüyorduk. Bu, o döneme ait görüşlerimizi değiştirdi. Ötzi’nin ardından arkeolojik araştırmaların seyri tamamen değişmiştir...”
Evet, Ötzi’nin cesedi insanlık için önemli bir mirastır. Birçok bilim dalı için çok değerli sayılan verilerle zamanımıza kadar ulaşmıştır. Arkeoloji, antropoloji, etnoloji, iktisat tarihi, siyaset bilimi ve diğerleri için. Mısır piramitleri (Firavun’un ibretlik bedeni) dinler tarihi için ne kadar önemli ise Ötzi de iktisat tarihi için en az bu kadar önemlidir…
Başta klasik antropolojinin, dönemle ilgili teorisini gözden geçirmesine neden olan Ötzi; yaşadığı dünya ve yarımküresinin kuzeyinde yer alan bölgenin, “yarı göçebe; avcılık ve toplayıcılık” döneminden taşıdıklarıyla o dönemin iktisadi faaliyet ve sosyal yaşamı hakkında önemli ipuçları vermekteydi.  
Bilim insanlarınca üzerinde yapılan laboratuar araştırmalarında Ötzi’nin yediği son besinler şöyle tespit edilmişti; kızıl geyik eti, biraz tahıl ve biraz da yaban keçisi etidir. Ayrıca, mevcut Avrupa gen bankasında yapılan araştırmalara göre, Ötzi’nin kişisel genetik soyunun devam etmediği de tahminler arasına koyuldu.
Henüz yeterli bir tarım üretimine ve tam bir yerleşik hayata geçmemiş olası durumundaki Ötzi ve kabilesi, bu dönemin temel iktisadi davranışına bağlı olan; çoğu “hazır” bulunan besin ve doğal kaynaklara dayalı bir hayat tarzını sürdürdükleri ihtimalini güçlendirmektedir. Aynı zamanda kabilesiyle birlikte geçici veya mevsimlik yerleşim alanları oluşturduklarını da varsayabiliriz. Sol omuz arkasından okla vurularak öldürüldüğü bulgusundan hareketle Ötzi’nin ve kabilesinin; iyi bir tahminle kendileriyle kan bağı/akraba olan rakip bir kabile veya düşman avcı bir toplulukla komşu oldukları sonucuna götürmektedir bizi.
Hepsinden önemlisi bu tarihi verilere bakarak; “toprak mülkiyeti ve üretim araçları sahipliğinin” getirdiği iktisadi davranış, sosyal yapı ve siyasal sonuçlar hakkında kuramsal bir düşünüşte bulunabiliriz…  
Elde edilen bulgularla, olası bir yerleşik yaşamı veya kısmi tarımla uğraşmış olsa dahi Ötzi’nin ait olduğu topluluğun; hem avlanmak hem de av bölgelerini elde tutmak ve genişletmek amacıyla dönemin en iyi silahlarını ürettikleri veya elde ettikleri anlaşılmaktadır. Bu silahları mülkiyet ihlaline karşı acımasızca kullandıkları da kesindir. Öte yandan, insanlığın bu “yarı yerleşik-avcılık” geçiş döneminde av arazisinin sürekli olarak korunması, değiştirilmesi veya genişletilmesinin oldukça önemli olduğunu; doğal hayat içinde olan günümüz Afrika yerlilerinden de anlayabiliriz. Ayrıca her canlı gibi, her gün beslenme çabasında olan insan türünün; diğer et yiyen vahşi hayvanların doğal yaşam ve avlanma arazilerinin 20-30 katı büyüklükteki alanlarda avcılık ve toplayıcılık faaliyetinde bulunduklarının tespiti yakın döneme kadar izlenmiştir.
                Bu durum, tarih boyunca birbirinden ayrı ve farklı yaşayan insan topluluklarını hasmane bir rekabetle yüz yüze bırakmış ve kanlı savaşlarla elde edilen; sınırsız mülk kazancından gelen refah için, bu isteğin gasp ve sömürü aracına/iktidara dönüşmesinin temel nedeni olmuştur.  
Bu makalenin amacı, Marksist antropolojik yaklaşımın (İnsanın tarihte geçirdiği iki önemli evrimi vardır. Biri, maymundan gelen/biyolojik; diğeri vahşi, ilkel, barbar-feodal dönemlerden geçerek kapitalizme ulaşan; toplumsal-kültürel evrimdir.) etkisinde kalan öykünmeci İslamcı düşünüşü eleştirmek ve bu felsefi yorum süreçlerini reddeden at gözlüklü dindarın ilgisizliğini tartışmak içindir.
Bu yazının konusu; Marksist/bilimsel sosyalizmi eleştirmek değildir. Bu sosyalizmin kendi tezlerinin, insanlığın ürettiği siyaset ve iktisat felsefesine katkısı açısından ayrı bir özgünlüğü ve değeri vardır. Konu, bilimsel sosyalizmden etkilenen modern dönem Müslüman düşüncesinin bir bölümünü eleştirmektir.
Yine Marksizm’e göre; kendine yetersiz olan insan, tanrıyı üretmiştir. Neolitik devrimle birlikte; bu yolla kendisinde olan özgürlük-emek olgusunu tanrıya veya onu temsil eden güçlere teslim eder. Bu emek ve özgürlük kaybı insana, dünyaya ve kendisine yabancılaşmayı da beraberinde getirir. İnsanı, emeğinin karşılığı olan artı ürünün kaybına götüren bu yabancılaşma, aynı zamanda mülkiyet ve üretim araçlarının da kaybı demektir. İnsanın bu kayıpları (doğal, teknolojik ve ekonomik); zamanla özel mülkiyet adı altında kapitalistlerin eline geçer. İnsanın bunlara tekrar kavuşması için devrim yapması ve toplumdaki sınıfları ortadan kaldırıp, kölelikten sıyrılması gereklidir. Bunun en kısa yolu da şudur; eğer “tanrı/iktidar, sınıflar ve özel mülkiyet” ortadan kalkarsa insan da özgürleşir…
Marksizm’e göre insanlık tarihi; mülkiyet ve sınıf mücadelesinden ibarettir. Üstteki paragrafta geçen “sınıf mücadelesi” Müslümanlar için; “tanrı” yerine “putları”, “özel mülkiyet” yerine de “hak mülkiyeti” kavramını koyduğunuzda ancak o zaman bir kıymet kazanır. Aksi halde bu, biz Müslümanların ilgi ve algı alanı dışında kalır…  
Bugünkü İslamcı öykünmeci söyleme dönersek, Marksist söylemdeki gibi; “avcı toplayıcı topluluğu” barışçıl; yerleşik hayata/iktisat tarzına geçen “tarım toplumunu” ise “mülkiyetçi-köleci-sınıflı” savaşçı olduğu nitelemesine gider. Bu öykünmeyle kapitalizme karşı mücadelede ortaya konan İslamcı tez de Marksist “tarihsel materyalizmi” referans almaya çalışıp ezici Müslüman kitlenin tepkisini çeker.
Bu durum her iki tarafın da zararınadır. Müslüman kitle, çağlar boyunca ram olduğu “tanrısal iktidarlara” karşı “haksız mülkiyet” olgusunu sorgulamaması yüzünden modern dönemde de kapitalizme angaje olur. Antikapitalist İslamcılık ise bu kitlenin algısına dönük özgün düşünüş geliştiremediği için söylemi algılanmaz olur.
Sorun, bu İslamcı düşünüşün tarihsel verilerle (antropoloji, arkeoloji, etnoloji, etimoloji vs.) İslam’ın temel dayanağı Kur’an kaynaklı bilgilerin örtüşmesiyle istikamet bulup özgün bir söylem üretmemesidir…
Evet, bu Müslüman düşünüş biçimi; ilkel yaşamda “mülkiyetsiz, sınıfsız ve barışçıl bir insanlık kökeni” varlığından yola çıkarak bu kez de bir İslami ütopya üretmeye çalışır. Yani bugünkü azgın kapitalist düzenlerin sömürü-yağmacı güçlerine karşı bir mücadele söylemi geliştirmek ve de antikapitalist Müslüman toplum inşası için özgün bir söylem üretmek yerine, hazır Marksist argümanları bu çeşit tezlerine katalizör olarak kullanmaya çalışırken yanılgılara düşmekten kurtulamaz.
Bilimsel Sosyalizme göre tarihte Nil, Fırat, Dicle ve İndus vadilerinde neolitik devrimle görülmeye başlayan şehirleşme; insanlığın köleci, sınıflı ve sömürü döneminin başlangıcıdır. Yani tarım toplumunun toprak mülkiyeti, üretim araçlarının geliştirilmesiyle gelen ürün fazlalığı ve getirdiği iktisadi-siyasi/köleci-sömürü düzeni; yerleşik toplum marifetiyle bugünkü modern kapitalist dünyanın uygarlık tarihindeki temelleri olmuştur. Bu yaklaşım, görünüşte doğru gibidir. Fakat mülkiyet ve onun etrafında oluşan tüm kavramsallaştırmalar, olması gereken İslami bir özgün düşünüşle tam olarak örtüşmez; her şeyden öte, İslami ilahiyat ontolojisiyle uyuşmaz. (Bu konu ayrı bir inceleme konusudur.)
İranlı Müslüman Sosyolog Ali Şeriati’den de esinlenmiş bu biçim düşünüş söylemi, din dilinde şöyle de ifade edilebilir;
“Âdem’in oğullarından; yerleşik (tarımla uğraşan-çiftçi) olan Kabil’in; avcı olan Habil’i (hayvancılıkla uğraşan-çobanı) katledip yeryüzünde köleci-sınıflı toplum düzenini kurmuştur.”
Evet, uygarlığın köklerine inildiğinde, kısmen arkeolojinin verileri ve Semitik kaynaklar bu durumu böyle açıklar. Ama bu yorumun iki büyük sorunu vardır. Birincisi; Kur’an’da Habil-Kabil isimleri geçmediği gibi bunların iktisadi davranışları hakkında bilgi de verilmez. Bu bilgiler muharref Tevrat’tan alıntıdır. Kur’an yalnızca kurbandan söz eder. (Kurban; bireyin ekonomik faaliyetinden ‘elde ettiğini ve ihtiyacının fazlasını’ toplumuyla paylaşma; yani ‘artı ürünü’ toplum yarına harcamaktır. İnsanlığın eski, tarihi verileri düşünülerek “Âdem -iki- oğullarının” avcılık ve çiftçilik rolleri içinde olduğu kabul edilebilir bir yorumdur.) İkincisi; bu cinayeti işleyenin durduğu yer yanlıştır.  Sorun buradadır; Kur’an ayeti, Marksist antropolojiyle harmanlanarak spekülatif bir yoruma dönüştürülmüştür. Halbuki Habil adıyla örneklenen Adem (oğlu)ları avcılıkla uğraşan bu değil, Kabil adıyla örneklenip tarımla uğraşan ve araziye çit çeviren de o değildir. Durum bunun tam tersidir. Kardeşini öldüren, yani “katil, avcıdır.”  Öldürülen kardeş, yani “maktul, çiftçidir.” 
Belleğimize kazınan bu algılar üzerinden oluşturulan tarihsel bir siyaset ve iktisat süreci yorumu, bugünkü İslamcı düşünüş argümanlarımızın oluşmasında özgünlüğümüzü kaybetmemizin en büyük sebebidir. Hâlbuki Kur’an’da bildirilen tek ümmet ve barışçıl dönemin; dünyadaki insan nüfusunun çok az olduğu, ilahi olanla uyum (doğaya saygı-fıtri/tevhidi inanç) içindeki bir devreyi ve yaşam tarzının henüz (göçebe-yerleşik ayrımının olmadığı) farklılaşmadığı sürecini işaret etmiş olmalıdır. Yoksa Âdemoğullarının, (sözde) ilkel/barbar dönemde aynı ve benzer/ortak iktisat davranışına sahip, nüfusu artan toplulukları hep mülkiyetsiz; birbirleriyle “rekabetsiz ve barış içinde yaşadılar” varsayımının geçerliliğini önümüze getirmez.  
Nitekim kabul gören verilere sahip örnekteki Ötzi’nin yine avcı olan rakip-düşman kabile tarafından öldürülmesi buna kanıttır. Ayrıca yerleşik tarımsal hayatın/çiftçiliğin başlarında, iki kabile arasında toprak mülkiyeti savaşlarının yapılmış olması da pekâlâ mümkündür…
Bu makale, bu konu için ele alınmıştır. İlerleyen bölümlerinde “Âdemoğullarının” yol ayrımının tarihinde farklılaşan bu iki hayat tarzından hangisinin diğeri üzerinde hegemonya, sömürü ve mülkiyet/iktidar dayatmasında bulunduğu; bu iki (avcı-çiftçi) topluluktan hangisinin sömürgeci ve köleci toplumları var eden rejimleri ve ürettiği kapitalizme; hangisinin ruhsal karakter ve kültürel miras/iktisat yöntemi aktardığının ayrıntısına girilecektir.
Marksist söylemin güçlü bir argümanı olan “biyolojik ve kültürel evrim” ve getirdiği “din-mitoloji paradoksuyla” ürettiği “diyalektik tarihi materyalizminin” sonucu olan mülkiyetsizlik ütopyasının aksine üreteceğimiz söyleme ulaşmak için, sonraki yazıda alt başlıklar şunlar olacaktır;
Tarım toplumu barışçıdır; hak mülkiyetini savunur ve kanaatkâr inançlıdır…
Avcı toplumu savaşçıdır; sınırsız özel mülkiyeti savunur ve iktidar olmayı ister…
Bu başlıkların açılımından yola çıkarak; İslami düşünüşte kapitalizme karşıt olan bir “hak, mülkiyet ve rızık/iktisat” tanımlaması çabasına gidilecektir…